Gazetelerin ’sivil paşaları’
28 Şubat sürecinde Sabah gazetesinin yazı işleri müdürü ve yazarı olan Can Ataklı, o dönemde gazetelerde yer alan ‘üst düzey bir komutan” kaynaklı haberleri yorumlarken, “Bir ‘üst düzey komutandan’ gelen notlar gazetelerdeki ’sivil paşalar’ tarafından 4′e, 5′e bölünerek her gün böyle bir bildiri geliyormuş gibi yayınlandı” dedi.
Mehmet Ali Birand’ın sunduğu ve ‘andıç’ sonucu o dönemde çalıştıkları gazetelerdeki görevlerine son verilen gazetecilerden Cengiz Çandar, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak ile İHD eski başkanı Akın Birdal’ın da katıldığı 32. Gün programında 28 şubat günlerini anlatan Ataklı, gazetecilerle ilgili andıç belgesinin varlığını ilk açıklayan gazetecilerden olduğunu ve hala bu olayın acılarını yaşadığını belirtti.
Birand ustasını anlattı!
Ahmet Hakan’ın “Tarafsız Bölgesi”ndeydi usta gazeteci Mehmet Ali Birand. Ustasını, 1979 yılında alçakça bir kurşuna hedef olan Abdi İpekçi’yi anlattı yılların deneyimli ismi..
Ahmet Hakan sordu, o cevapladı… Meğer Mehmet Ali Birand’ı gazeteci yapan, onu bugünlere taşıyan İpekçi’ymiş!
-Yıl 1964.. Çağırdı beni gazeteci yaptı. Yıllarca yanında çalıştım. O olmasaydı belki de şu anda çok büyük bir holdingde görev yapacaktım. Belki de çok zengin biri olacaktım. Sevdim mesleğimi, Abdi İpekçi sevdirdi bana bu işi..
-Kızar mıydı, nasıl bir insandı?
-Hiç bağırmazdı.. Sakindi, tarafsızdı.. Mesela Ecevitçi’ydi ama Demirel’i de dinlerdi tarafsız şekilde. Demirel de ondan memnundu.
Andıç Çevik Bir’in tertibi
28 Şubat sürecinde ortaya çıkan ‘andıç’ yüzünden çok acı çektiğini belirten gazeteci Birand suçlamaların Çevik Bir’in tertibi olduğunu söyledi. O dönemde ‘Alçaklar kim’ başlıklı bir yazı kaleme alan Ekşi ise ‘kandırıldığını’ itiraf etti
Nazlı Ilıcak’ın Kanal 7′de yayınlanan Sözün Özü programında ‘andıç’ konusunda Hürriyet yazarı Oktay Ekşi ile Mehmet Ali Birand açıklamalarda bulundu. Birand ‘andıç’ın dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir ve çevresindekilerin işi olduğunu söyledi.
KANDIRILDIK
O dönem, ‘andıç’ta adı geçen Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar’ı kastederek ‘Alçaklar kim?’ diye bir yazı kaleme alan Oktaş Ekşi şöyle konuştu: “Yazıişleri toplantısında bize bazı gazetecilerin PKK ile işbirliği yaptığı ve Şemdin Sakık’tan para aldığı söylendi. Herkes gibi ben de çok büyük tepki gösterdim. Benim yazım 3 kişiyi hedef alıyormuş gibi göründü. O yazıdan pişman değilim. Fakat sonra Şemdin Sakık ‘Ben Türk gazecilerle işbirliği yapmadım, böyle bir açıklamada bulunmadım’ dedi. Ve anladık ki, birileri bizi kandırmış. Bir tertip varmış, birilerini karalamak için düzenlenmiş. Biz de bu düzenlemenin içinde bilmeden yer aldık.”
BİR’İN HATASI
Andıç nedeniyle Sabah gazetesinden atılan Birand ise geçmişle hesaplaşma merakı olmadığını belirterek şunları anlattı: Andıç konusunda bugüne kadar hiç açıklama yapmadım. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tümüne yansıyan bir olay olarak görmedim. Çevik Bir ve etrafındakilerin hatalı bir yaklaşımıydı. Bana ve aileme çok zarar verdi. Doğrular anlaşılınca üzerine gitmedim. Kırgın değilim. Aslında bunu yapanlar kendi kurumlarına, TSK’ya zarar verdiler. Yakın tarihimizde Türk medyasının en acı olaylarından biridir. Bana o dönem Aydın Doğan sahip çıktı ve Milliyet’ten bazı isimlerin kellesinin gitmesini de engelledi.”
Birand hatırlamak istemiyor
28 Şubat süresinde askere karşı durduğu için Andıç komplosuna kurban giden Mehmet Ali Birand o günleri hatırlamak istemiyor. Şeytan taşlamanın bırakılmasını isteyen Birand, Andıç bir daha tekrarlanır mı? sorusunu sorarak herkesin olmaması için gayret göstermesini istedi.
Yazı: Mehmet Ali Birand
Kaynak: www.hurriyet.com.tr
-1999 yılında yaşanan bir olay hala gündemde ve hala vicdanları rahatsız ediyor. Geriye dönüp şeytan taşlamak yerine, bir daha tekrarlanmamasına çalışalım.
Ben, geçmişte yaşanmış olayların muhasebesini yapan, durmadan üstüne giden bir insan değilimdir. Geçmişte yaşamam, bugün ve yarına bakarım. Ne eski başarılarımla övünüp, sürekli hatırlarım, ne de eskiden beni yaralamış olayları gündemde tutup intikam almaya çalışırım.
İşte bundan dolayı da, ünlü ANDIÇ () olayı hakkında bugüne kadar konuşmadım, yazmadım. Öylesine bel altı vurulan bir gelişmeydi ki, üzerine gitmeyi dahi bir zül gibi gördüm. Sanki hiç olmamış gibi davrandım. Türk Silahlı Kuvvetlerinin üst düzey komutanlarının böylesine tamaman yalana dayanan çirkin bir komplo hazırlayabileceklerini kabul edemedim. Aynı şekilde, Türkiye’nin en büyük gazeteleri ve gazetecilerinin hiç sorgulamadan, araştırmadan, ‘Asker diyorsa mutlaka doğrudur ve alkışlanmalıdır’ mantığı ile harekete geçip, ANDIÇ’ın hedeflediği kişilere yargısız infaz uygulamalarını hazmedemedim.
Ancak görmezden geldim.
ANDIÇ’ı hazırlayan dönemin komutanlarını önemsemedim… Zira Türk Ordusunu tanıyordum. Bu olayın birkaç kişiden kaynaklandığını biliyordum. Nitekim TSK’da, bir süre sonra kendi içinde bir temizliğe girdi ve ince ayarlarla, bu tip yaklaşımları benimsemediğini gösterdi.
Medya’nın bir bölümünün çarpık yaklaşımı zaman içinde anlaşıldı ve yine medya mensupları taarafından eleştirildi.
ANDIÇ olayı sırasında, benim, oğlum Umur ve eşim Cemre’nin yaşadıklarımızı ne kadar görmezden gelmeye çalışsak dahi, tümüyle unutmamıza imkan yok.
ANDIÇ, sadece bizleri vurmadı. Türk Silahlı Kuvvetlerine büyük yara verdirdi. Ülkenin üstüne titrediği o kurumu yaprattı, güvenirliğini azalttı. Askerin, karanlık ilişkiler içinde olduğu söylentilerine (gereksiz şekilde ve tamamen kendi başlarına icat ettikleri bir komployla) güç verdi.
Yapanlar, yani gerçek sorumlu komutanlar bugüne kadar ağızlarını açmadılar. Hala da suskunlar. Ancak kamuoyu ve TSK mensuplarının önemli bölümünün vicdanlarında cezalandılar.
Medya’da bu komploya katılanlar ise bir süredir öz eleştiri yapıyorlar ve pişmanlıklarını dile getiriyorlar. Özeleştiriler, bizlerin yaşamımızda açtığı çok derin yaraları unutturmuyor, ancak yine de doğrusunu yapıyorlar.
Kimseyi suçlamadım, ancak kimseleri de affetmedim ve affetmeyeceğim.
Artık olanlar oldu.
Şimdi geriye dönüp şeytan taşlamak yerine, gelin bir daha ANDIÇ’lar olmamasına çalışalım.
1999′da PKK liderlerinden Sakık yakalanmış ve soruşturma zabtına, yalan ifadeler eklenmişti. Buna göre, Sakık’ın ağzından bazı gazetecilerin ve sivil toplum örgütlerinin ‘para karşılığı PKK’ya destek verdikleri’ yazılmıştı. Sonradan bunun Genelkurmay 2 inci Başkanı Org. Çevik Bir ve Genel sekreter Özkasnak tarafından ANDIÇ diye adlandırılan bir yazıyla hazırlandığı anlaşılmıştı. Ancak bu süreçte, komplonun basında geniş şekilde yansıması için de aynı ikili etkili olmuş ve ben dahil bazı gazeteciler işyerinden atılmışlardı. Baskıyı Org. Bir ve Özkasnak yapmış, örneğin Aydın Doğan direnirken, Sabah gazetesi sahibi Dinç Bilgin hemen uyum göstermiş ve bu ikilinin gerekli gördükleri temizliği gerçekleştirmişti. Bu gazetecilerin tek kusuru Kürt sorunuyla ilgili olarak resmi politikaya uyum göstermemeleriydi.
Röportajın kralını o yapardı!
Reha Mağden, Halit Çapın ve Duygu Asena.. Medya dünyası yasta.. Herkeste bir hatırası olan gazetecilerden Halit Çapın’ı Tufan Türenç yazdı:
Yazı :Tufan TÜRENÇ tturenc@hurriyet.com.tr
Kaynak: www.hurriyetim.com.tr
Röportajın “kralı”nı o yapardı…
HER ölümlünün yaşam perdesi alkışlarla açılır, oyun acı-tatlı olaylarla sürer gider ama sonunda mutlaka hüzünle iner perde.
Işıklar söner, o bilinmeyen zifiri karanlık başlar.
Önce Halit Çapın”ı yitirdik, bir gün sonra da yoğun bakımda yan yana yattığı Duygu Asena”yı.
Kader, enişte-baldızı bir gün arayla ölümde buluşturdu.
Duygu, Halit”in eski eşi İnci Asena”nın kardeşi, kızı Berfu”nun teyzesiydi.
Ben Milliyet”e girdiğimde Halit Çapın bir efsane, Babıáli”nin “altın çocuğu”ydu.
Onun röportajlarını soluksuz okurduk.
O yıllarda Gazeteciler Cemiyeti”nin “Altın Kalem Ödülü”nü hep o alırdı.
Duygu dolu bir insandı. Röportajın “kralı”nı o yapardı.
Milliyet”te, Güneş”te, sonra da Hürriyet”te yıllarca birlikte çalıştık.
Yıllarca Pınar Türenç”le aynı odayı paylaştılar.
Onu kardeşimiz gibi severdik.
En büyük düşmanı alkoldü. Bir türlü alkolle ölçülü bir beraberlik kuramadı. Alkole karşı hep zayıftı.
Her içki masasında “Ben de senin gibi ölçülü içebilsem… Ama yapamıyorum. Bu merete söz geçiremiyorum” derdi.
Belki de en büyük talihsizliği alkole karşı çok dayanıklı olmasıydı.
Ben onun sarhoş olduğunu hiç görmedim.
Perşembe akşamı canı kadar sevdiği kızı Berfu aradı. “Pınar Abla, babamın durumu ağırlaştı. Yoğun bakıma aldılar” dedi.
Duyar duymaz işin sonuna geldiğimizi anladım. Yüreğime bir acı çöktü.
Üç gün önce doktoruyla konuştuğumda kötüye gidiş konusunda bir beklentileri olmadığını söylemiş, beni umutlandırmıştı.
Ama olmadı. İflas eden karaciğeri ona bir şans daha vermedi.
Hiç içki içmemesi gerekiyordu. Buna rağmen içiyordu.
“Bay alkolü takdimimdir” kitabında alkole karşı olan zaafını dürüstçe anlatmıştı.
O kitapta sonunun alkolden olacağını, bu yazgıya karşı koyamayacağını yazmıştı.
Sabah Hasan Pulur aradı. “Başımız sağolsun” dedi. Ben de “Başımız sağolsun ağabey” diye yanıt verdim.
İkimiz de başka bir şey söyleyemedik. Telefonlar kapandı.
Bir gün Abdi İpekçi”ye Boğaz”da bir yalının sahipleri gelmişti.
Yalının tarihi bir yapı olduğunu, ama bakmaya, ayakta tutmaya güçlerinin yetmediğini anlatmış, yardım istemişlerdi.
Abdi Bey de Halit Çapın”ı çağırmış, üç günlük bir dizi yapmasını istemişti.
Biliyordu ki Halit Çapın”ın kalemi kamuoyunu etkiler ve devlet tarihi yalıya sahip çıkar.
Çok merak etmiştim ve sormuştum: “Bir yalı için üç-dört gün ne yazacaksın?”
Her zamanki gibi konuşmadan bakmış ve sessizce gülmüştü.
Ardından öyle bir üç günlük yazı çıkardı ki okumaya doyamadık.
O yalıyı aldı, diriltti, bir insan gibi konuşturdu, duvarları arasında yaşanan mutlulukları, hüznü anlattırdı.
Okuyanları ağlattı.
İnanılmaz güçlü bir kalemi ve anlatımı vardı.
Belki yazgısı onu inatla mutsuzluk uçurumlarına çekmeseydi, alkole böylesine sığınmazdı.
Bugün onu toprağa veriyoruz.
Güle güle sevgili arkadaşım.
Güle güle kalemine hep gıpta ettiğim büyük usta.
Ufuk Güldemir’in MÜTHİŞ anısı
Radikal yazarı Hakkı Devrim’in “HaberTürk’ün sahibi Ufuk Güldemir: «Patron olmaktan başka çarem yoktu!» ” yazısına Ufuk Güldemir’den cevap geldi. Güldemir, yaptığı ANALİZ’de Hakkı Devrim’le ilgili bir anısını anlattı:
-Bir gün Milliyet’te Aydın Bey’in üst kattaki odasından çıktım, yazı işlerine doğrulurken, o katta küçük bir bölmede promosyon olarak dağıttığımız ansiklopedi, kitapların editörlüğünü yapan Hakkı Devrim, önünü ilikleyerek nazik bir ifadeyle ”Ufuk bey bir dakika vaktiniz var mı?” diye önümü kesti.
Ben de bu nezaket karşısında ”tabii ki üstadım” diyerek onun cam bölmesine girdim. Hoş beşden sonra lafı Milliyet’te köşe yazmak istediğine getirdi. Bu köşeyi bana cazip kılmak için bir de parlak fikri vardı. Kadın müstear adıyla ona buna sataşan bir dedikodu köşesi düşünüyordu. Hatta geçmişten de örnek verdi: Eskiden çalıştığı bir gazetede bunu denemişler ve ”çok başarılı” olmuşlardı.
Kulaklarına inanamıştı Güldemir, Milliyet’te böyle bir şeyin olamayacağına karar vermişti vermesine ama, yine de ayıp olmasın diye düşünmek için süre istemişti.
-Kara kara da düşündüm, Milliyet’in nereden nereye geldiğini. Aradan bir hafta sonra asistanım Hakkı Devrim’in randevu istediğini söyledi. Bekletmeden verdim. Geldi ve bu istediğini tekrarlayınca, bu tarz bir köşenin Milliyet’e yakışmayacağını söyledim. Israr edince de, vaktimin darlığını gerekçe göndererek, nazikçe gönderdim. Ben ayrıldıktan sonra bu köşeyi başlattılar.
İpleri nasıl çekildi?
Sabah yazarı Ergun Babahan 28 Şubat’ın en hararetli günlerinde yaşanan Andıç gününü ve Birand ve Çandar’ın nasıl medyadan afaroz edildiğini yazdı.
Yazı: Ergun Babahan
Kaynak: www.sabah.com.tr
-Bugün saat 15.00′te CNN Türk’te 32. Gün’de yayımlanacak “Andıç” konulu programa katılacaktım. Ancak Başbakan Erdoğan’la Avusturya ve Endonezya gezisine gitmem söz konusu olunca, çekime katılmam olanaksız hale geldi. O saatte Ankara’da olmam gerekti.
Programa katılamayacağım için o güne ait anılarımı köşemde yazmam gerektiğini düşündüm.
Aslında her şey Refahyol Hükümeti’nin kurulmasıyla başladı. İki büyük medya patronu, kendi iradelerine rağmen böyle bir koalisyon kurulmasından çok rahatsızdı.
İki büyük grup Refahyol’a karşı şiddetli bir muhalefet dönemi başlatmıştı. İlk başta laiklik bazlı yapılan bu yayınlar Susurluk kazasının ardından askeri bir mahiyet aldı.
Bu arada Erbakan’ın antiİsrail tutumu, bazı başkentlerde alarm çanları çaldırmaya başladı ve 28 Şubat için adım atıldı.
SABAH, 28 Şubat MGK toplantısından birkaç gün önce Ankara Temsilcisi Fatih Çekirge’nin imzasıyla toplantının içeriğini ayrıntılı bir biçimde vermiş, kararların imzalanmasını ise “Paşa paşa imzaladı” manşetiyle haber yapmıştı.
O güne kadar gazete içinde oluşmuş dostluk havası, bu ortamda giderek bozulmaya başlamıştı. Gazetede Ankara Bürosu’nun ağırlığı açıkça hissedilir hale gelmişti.
Ahmet Vardar, Salih Memecan, Can Ataklı, Mehmet Ali Birand, Mehmet Barlas’ın aralarında bulunduğu grup, kimi Çiller’e olan yakınlığı, kimi askerin meşru iktidara müdahalesi nedeniyle 28 Şubat’a muhalif bir tavır almıştı.
Kahkahalar içinde geçen toplantılar yerini yüksek gerilime, sert tartışmalara bırakmıştı. Bu, SABAH’ta alışık olmadığımız bir atmosferdi.
Gazete açıkça ortadan ikiye bölünmüştü. Tartışma ortamı yerini sansür ve askeri bir disipline bırakmıştı adeta.
Bu ortamda Şemdin Sakık yakalandı.
Andıç olayından bir gün önce, hafızam beni yanıltmıyorsa, gazetenin sağ üst köşesinden bir haber yaptık. Sakık’ın ifadelerinin yeri yerinden oynatacağını, aralarında gazetecilerin de bulunduğu birçok kişiyi ifşa edeceğini duyurduk.
O sıra bir yanık kokusu aldım ama bunu kimseye seslendirecek cesareti bulamadım açıkçası.
Kimse de o gazetecilerden kastın Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar olduğunu düşünmemişti elbette.
Cumartesi günü izinliydim, gazeteyi Can Ataklı hazırlayacaktı.
Eşimle Akmerkez’de gezerken
Zafer Mutlu yurtdışından aradı ve hemen gazeteye gitmemi istedi.
Yolda giderken bir daha aradı ve Sakık’ın ifadesini anlattı, Ertuğrul Özkök’le konuşmamı, Hürriyet’in tavrını öğrenmemi istedi.
Özkök’ü aradım, herkes hakkındaki iddiaları yazarken bunu kamuoyundan saklayamayacağımız görüşündeydi. Konuştuk ve en azından iç sayfada bırakmak konusunda anlaştık.
Gazeteye gittiğimde Birand ile Çandar, Can Ataklı’nın odasındaydı. Hatta Can benim izin günümde gazeteye gitmemden rahatsız olmuştu.
Tekrar aramızda tartıştık, bana bu haberi yapmazsak iki yazarın hayatının ciddi biçimde tehlikeye girebileceği söylendi.
Murat Birsel SABAH’ın Ankara Temsilcisi iken benzer bir ihbar almış ve Çandar’ı apar topar Amerika’ya yollamıştık. Bu söylem o dönem için daha da ciddi göründü.
Haberi yaptık, iki yazarın ismini içeride bıraktık.
Mutlu, Birand ve Çandar ile telefonla konuşup nasıl bir açıklama koymaları gerektiğini belirtti, o doğrultuda köşelerine iddiaların asılsız olduğunu belirten küçük bir not koydular. Kendi gazetelerinde kendilerini savunamadılar.
Gece yanılmıyorsam Özkök beni aradı, Kanal D’nin olayı Birand ve Çandar’ın ismiyle yayımladığını, Hürriyet’in de isimleri birinci sayfaya koyma kararı aldığını belirtti.
Sonuçta SABAH da Hürriyet’in kararına uydu ve birinci sayfanın en alt spotundan iki isimle ilgili asılsız iddiaları duyurdu.
Pazartesi günü gazete yönetimi Birand’la yollarını ayırdı, Çandar’ın yazılarını süresiz askıya aldı.
Bir gazetecinin tükendiği an
Okullardaki uyuşturucu tehdidiyle ilgili haber yapmak üzere Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne giden Yeni Şafak muhabiri Oktay Mehmet bir bağımlı ile görüşmek istedi. Karşısında 20 yıl önceki mahhale arkadaşını görünce dondu kaldı. İşte Metmet’in ağzından o dramatik anın ayrıntıları:
“Okullardaki uyuştucu tehdidiyle ilgili haber yapmak üzere Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne gittim. Haber kaynağım bana, 17 yıl boyunca uyuşturucu kullandıktan sonra tedavi görerek kurtulmayı başaran eski bağımlı K.B. ile görüşebileceğimi söyledi, telefonunu verdi. Önce telefonla aradığım K.B. ile sözkonusu hastanenin bahçesinde buluşmak üzere randevulaştık. Kararlaştırdığımız gün ve satte randevu yerinde beklemeye başladım. Bana doğru yaklaşan iri yapılı adamla aramızdaki mesafe kısaldıkça, dizlerimin bağı çözülmeye başladı. Duraksaya duraksaya yürümesinden onun da benzer şeyler yaşadığını tahmin ettim. İyice yaklaşıp tanınma mesafesinde göz göze geldiğimizde ikimiz de donakaldık. Hikayesini yazmak üzere buluştuğum kişi, 20 yıl önce mahalleden en yakın arkadaşım K.B.’den başkası değildi. Kollarımızı açıp birbirimize sarıldık ve uzun süre öylece kalakaldık. O an ikimizin de gözünden yaşlar süzülmeye başladı.
ARKADAŞ KURBANI
Bana uzun süredir görmediği bazı arkadaşları sordu, bildiklerimi söyledim, benim bilmediklerimi de o söyledi. Çevresindeki madde bağımlısı olan bazı arkadaşlarının intihar ettiğini, bir kısmının da yüksek dozda uyuşturucu aldığı için hayatını kaybettiğini anlattı.
K.B’nin hikayesi, tüm uyuşturucu kullanan gençlerin hikayelerinden çok farklı değil. 7 yaşındayken babası yurtdışına gitmiş ve bir daha geri dönmemiş. Para göndermediği için, çalışmak zorunda kalan annesi, K.B’ye yeterli ilgiyi gösterememiş. Başarılı bir öğrenci olan K.B, uyuşturucuyla, 13 yaşında, bir hapla tanışmış. Okulda uyuşturucu kullanan bir arkadaş grubuna dahil olmuş. Bir arkadaşı ona, “Madde kullanırsan tüm sıkıntılarından kurtulursun. Hayatı toz pembe görürsün” demiş. İkinci gün arkadaşları ona, bir kutu hapı bedava vermişler. Önce gerçekten sıkıntılarından kurtulduğunu düşünmüş. Ama sonra… Sıkıntıların bitmek bir yana, dağ gibi büyüdüğünü, etrafındaki insanların bir bir yok olduğunu, herkesin kendisine hastalıklı muamelesi yaptığını fark etmiş.
YAZA EVLENİYORUM
K.B., 30 yaşına geldiğinde, uyuşturucunun etkisi ile adeta ‘yaşayan bir ölü’ haline geldiğini ve nasıl tedavi olduğunu şöyle anlatıyor: “Hiç bir amacım yoktu. Yıllarca intihar etmekle yaşamaya devam etmek arasında bocalayıp durdum. Sonunda kendimi AMATEM’e attım. Dönemin AMATEM Şef Yardımcısı Defne Tamay, Psikolog Behice Boran ve Doç. Dr. Kultegin Öger’in de desteğiyle sağlığıma kavuştum. Ailem ve dostlarımla ilişkilerim düzeldi. Kendime iş buldum. En güzeli, nişanlandım ve yaza düğünüm var.”
‘Bir defadan bir şey olmaz’ diyorlar
Okullarda uyuşturucu kullanımının yaygınlaştığına ilişkin haberler, son günlerde sık sık gündeme geliyor. Okullarda öğrencilere, uyuşturucu kullanımının, insanlar ve aileler üzerinde yolaçtığı tahribata yönelik kampanyalar düzenleyen Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, daha önce uyuşturucu kullanmış ve büyük bir mücadele vererek kurtulmayı başarmış kişilerden de yararlanıyor. K. B., “Gençler maddeye önce sigara, ardından hap ile başlıyor, esrar, eroin, kokain gibi ağır uyuşturucularla devam ediyor. ‘Bir defadan bir şey olmaz’ denilerek alınan uyuşturucunun mutlaka devamı geliyor” diyerek aileleri uyarıyor.
‘Bilen birisi’nden dersler…
17 yıl boyunca uyuşturucu kullandıktan sonra kurtulmayı başaran bağımlılardan biri olan K.B. şimdi, tedavi gören bağımlılara ağabeylik yapıyor, gençlere, uyuşturucunun yolaçtığı kötülükleri ve tahribatları anlatıyor. Zaman zaman da okullara giderek, öğrencilere, ‘bilen biri’ olarak uyuşturucunun zararlarını anlatıyor. K.B, uyuşturucu bağımlılığının, ailelerin yakın takibi sonucu önlenebileceğini söylüyor. Ailelere, çocuklarını adeta markaja alarak, dedektif gibi yakın takibe alması gerektiğini tavsiye eden K.B, “Birçok bağımlı, ‘deli’ damgası yememek için AMATEM’e başvurmuyor. Yeter ki onlar uyuşturucu illetinden kurtulmaya karar versinler. AMATEM’in dost eli kendilerine uzanacaktır” diyor. İstanbul’da gençler arasına madde kullanımın, Gaziosmanpa, Esenler ve Bağcılar gibi varoş semtlerinde daha yaygın olduğunu anlatan K.B, “Bazı semtlerde madeye başlama yaşı 12′ye kadar indi” diyor. “
Haber: Oktay Mehmet
Kaynak:www.yenisafak.com
Güldemir, Paşa’ya nasıl gol attı?
Habertürk’ün sahibi Ufuk Güldemir, kendi kanalında habercilerin sorularını yanıtladı. Güldemir’in gazetecilik anılarını içeren söyleşide Paşalarla olan bir anısı hayli ilgi çekti. Star televizyonunda çalıştığı dönemde Erol Özkasnak paşa ile karşı karşıya gelen Ufuk Güldemir, kendisini işten attırmak isteyen Paşa’ya ilginç bir oyun oynar.
Güldemir o olayı şöyle anlattı;
“Özkasnak paşa Ankara’da bütün medya kurumlarının Ankara temsilcilerini çağırıyor onlara birşeyler söylüyor. Bizim maliyetimizde çalışan insanlara bizleri şikayet ediyor. Mesela 28 Şubat’ta Andıçlar’ı ben yayınlamadım. Uğur dündar yayınladı kanal D’de, ben yayınlamadım. Yayınlamayınca Özkasnak üstüme geldi ve attırmayta çalıştı. Cem Uzan orda arkamda durdu.”
GAZETECİNİN GİZLİ SİLAHI
“Tabi Paşalar bunu yapabilir. Bu dönemlerde elleri çok güçlüydü. Ama biz gazetecilerin de ellerinde gizli silahları vardı. Ben ne yaptım onları anlatayım. O gün bir karar alıp ondan sonra Özkasnak’la ilgili her haberde, ondan abartılı bahsetmeye başladık. Talimat verdim. Ne zaman Özkasnak’la ilgili bir haber gelse Özkasnak’tan şu cümlelerle bahsetmeye başladık. İlerde Genelkurmay başkanı olacağına kesin gözüyle bakılan paşa, İlerde kara kuvvetleri komutanı olmasına kesin gözüyle bakılan paşa. Neden yaptım bunu. çünkü silahlı kuvvetlerin bu tür terimlere büyük tepki duyacağını biliyordum. Özkasnak’ı kendi kurumuna şikayet ettik. O prensipleri bozdu bende bozdum ve kendi kurumuna şikayet ettik.”
GAZETECİNİN FENDİ PAŞA’YI YENDİ
“Biz gazeteciler öyle ittirilecek adamlar değiliz. Ben tutucam bir Andıcı yayınlamayacağım, sen benim canıma kastedeceksin ondan sonra tutup beni işten attırmaya çalışacaksın, bende ona müsade edicem böyle birşey yok. Herkes haddini bilmeli. Herkes mesleğinin gereğini yapmalı.”
Çetiner’i nur talebesi sandı
Hürriyet yazarı Yener Süsoy gazeteci Yılmaz Çetiner’in Nefes Nefese Bir Ömür” adlı kitabında yer alan bazı anılarını köşesine taşıdı. Saidi Nursi beni Nur talebesi sandı diyen Çetiner’in anısını Süsoy köşesinde yer verdi.
Yazı: Yener Süsoy
Kaynak: www.hurriyet.com.tr
-Türk basınının en eski ve ünlü isimlerinden, 58 yıllık gazeci-yazar Yılmaz Çetiner, anılarını topladığı “Nefes Nefese Bir Ömür” adlı kitabını Yener Süsoy’a anlattı. Yakın tarihimizdeki siyasi çalkantıların, askeri darbelerin, politik oluşumların hiç bilinmeyen yanları, Türk basınına damgasını vurmuş ünlü isimlerin ilginç öyküleri ve dünyanın dört bir yanından derlenmiş anılar…
- Ahmet Emin Yalman’ın vurulmasından sonraki günlerdi. Vatan Gazetesi’ndeydim. Yıllardır Saidi Nursi’nin adı biliniyordu ama, kimse gidip onunla görüşemiyordu. On binlerce taraftarı, müridi vardı, sayıları gün geçtikçe de artıyordu. “Hiç uğraşma, konuşmaz” dediler. Ama ben kafama koymuştum; ne yapıp edecek, çıkacaktım karşısına. Bu bir gazetecilik başarısı olacaktı, Öyle de oldu. Bediüzzaman ile 1953 yılı ocak ayı sonlarında, Eskişehir’de görüştüm. Sözde ben nur talebesiydim, onun müridiydim, hatta Eskişehir’de polis beni yakalamıştı. Saidi Nursi’nin Emirdağ’da yaşadığını öğrendim. Hemen o adrese gittim, Nurcu kıyafetleri içinde. Harap bir ahşap evin küçük bir odasındaki kerevette yatıyordu. Sol tarafta içinde kavanozlar ve teneke kutular olan bir tel dolap vardı. Ortada duran soba gürül gürül yanıyordu. Yerdeki kilimin üzerine gelişigüzel dört minder atılmıştı.
Saidi Nursi başına yeşilli sarılı bir atkı dolamış, üzerine iki kalın, beyaz yün fanila giymişti. Ayak ucunda bir leğen ile ibrik duruyordu. Beni görünce yattığı yerden doğruldu, “Hoş geldin evlat” dedi. Elini üç defa öpüp başıma götürdüm, “İstanbul’dan gelmişsin, oradaki talebelerim nasıllar” dedi. “Hepsi ellerinizden öperler” dedim. Bilmediğim isimler sordu. “Onları nasıl kabul ediyorsam, seni de öyle kabul ediyorum. Bol bol Risale-i Nur oku ve başkalarına da okut. Belki anlamak güçtür, ama zararı yok” dedi. Saidi Nursi beni üç defa okuyup üfledikten sonra, hastalığından, kendisine zulüm edildiğinden bahsetti. “83 yaşındayım. Son yirmi yılda 17 defa zehirleyip öldürmek istediler beni, fakat başaramadılar” dedi. Kitaplarından birini bana uzattı. “Artık sen Nurcusun. Ben ne kimseye hediye veririm, ne hediye alırım. İlk defa sana bir başlangıç kitabı hediye ediyorum” dedi.
Yüksel Menderes’i kavgadan Kamran İnan kurtardı
- Yüksel Menderes, yetenekli, bilgili, okuduklarını hazmetmiş, kimseye zararı olmayan, babasının gücünden asla yararlanmayan bir evlattı. Ancak güçlü değildi, bazı ruhsal sorunları vardı. Ankara’da Sakarya Çarşısı’nın içindeki bir apartmanın çatı katında “Derya” adında bir gece kulübü açılmıştı. Yeni bir yer olduğu için herkes oraya üşüşmüştü. Bir akşam Yüksel Menderes yanında Kamran İnan’la birlikte geldi Derya’ya. Kamran İnan’nın babası Bitlis Milletvekili Selahattin İnan çok dürüst, namuslu bir siyasetçiydi. Yüksel Menderes ile Kamran İnan, İsviçre’deki hukuk fakültesinden arkadaştılar. Her yerde beraber gorürdük onları. İşte o akşam ne oldu, nasıl olduysa, başbakanın oğlu Yüksel Menderes’e, Derya’nın müşterilerinden biri küfür etti. Hatta vurmaya kalktı. Yüksel pavyonların, kavgaların adamı değildi. Fevkalade mütevazı, duygulu, nazik, beyefendi bir genç diplomattı. O gece Kamran İnan arkadaşını koruyup saldırganları sakinleştirdi. Daha sonra iki arkadaş sessizce gece kulübünden ayrıldılar.
-
Yeni
- Çağlayan sendikaları uyardı
- Bursa’da işçinin gözyaşları
- Bu tuvalet vali onaylı
- Çorum’da ATM fareleri
- Aksaray’daki dram yürek dağladı
- Kaza üç gün sonra ortaya çıktı
- Belediye başkanına taşlı saldırı
- Bu kadarına da pes doğrusu!
- Kanlar içinde evrak imzaladı
- Tüpraş’da işçiler protesto etti
- Japon turist kaza kurbanı
- Başkentte elektrik kesintisi
-
Bağlantılar
-
Arşiv
- Ağustos 2008 (1915)
- Temmuz 2008 (3452)
- Haziran 2008 (918)
-
Kategoriler
- Adalar
- Aids
- Akdeniz
- Alışveriş
- Anılar
- Asparagas
- Avcılar
- Çatalca
- çocuk
- B. Çekmece
- Bahçelievler
- Bahçeşehir
- Bakırköy
- Bankacılık
- Bayrampaşa
- Bağcılar
- beslenme
- Beykoz
- Beyoğlu
- Beşiktaş
- Cinsellik
- D. Anadolu
- Diğer
- Ekonomi
- emekli
- Eminönü
- Erkek Sağlığı
- Esenler
- Eyüp
- Fatih
- G.D. Anadolu
- G.Osmanpaşa
- Güngören
- Gezi
- İçanadolu
- İşçi
-
RSS
Yazılar RSS
Yorumlar RSS